İnsanlık tarihinin hiç gelmediği bir noktadayız: teknoloji, nüfus patlaması, yapay zeka, dünya dışı kolonileşme hesapları, kaynakların -yaman- yağmalanması, ülkelerarası bitmeyen savaş ihtimalleri, toplumsal dalgalanmalar, sürekli üretim-tüketim baskısı… İnsanların kalabalık içinde yer edinme çabasıyla giderek bencilleşmesi… tüm bunların ortasında, var oluşun beni getirdiği noktada kendimi madalyonun diğer yüzüne bakarken buluyorum her yeni günde… ölüme!
Ölüm, yapmakta olduğum işin ayrılmaz bir parçası. İlgilendiğim insanların büyük çoğunluğu tedavisi mümkün olmayan hastalıklarla yaşamak zorunda. Öyle ki ölmek bir anlamda bu acıların sona ermesi demek oluyor… bu basit gerçeği bilerek ve kabullenerek ölümlere tanıklık ediyorum. Ve ne yazık ki sadece yetişkin ya da yaşlı ölümleri değil aynı zamanda çocukların göçüp gidişiyle de sarsılarak öğreniyorum, öğreniyorum… biz insanoğlunun en büyük gücü ve zaafı çocuklar.
Her yeni nesil bir sonraki nesli inşa etmek için; geleceğe genlerini aktarmak için canla başla mücadele eder! Çocuklarımız da büyüyüp kendi çocuklarını yapabilsinler diye… aile kurumu sonsuza dek ayakta kalsın diye… elbette bunun ne kadar ve nereye kadar mümkün olduğu tartışma götürür. Önünde sonunda dünyanın sonu gelecek, insanlığın sonu gelecek deriz! Tüm kitaplar kıyametten bahseder. Bunu bildiğimiz halde çoğalma arzumuzun önüne geçemeyiz… kıyamet için bir çocuk daha dünyaya getirmek! Yaptığımız tam olarak bu gibi duruyor..
Lütfen bu cümleleri karamsar, pessimist entellektüel cümleleri gibi algılamayın geleceğin karanlık bir tablosunu da çizmiyorum. Sadece içinde bulunduğumuz dünyada her geçen gün artan huzursuzluk, susuzluk, kıtlık, savaşlar, iklim krizi, orman yangınları, etnik ve dini çatışmalar ve insanoğlunun bitip tükenmek bilmeyen hırsıyla doğayı katledişi artık gündelik meselelerden oldu bunu fark etmek zorundayız! bir noktada işler rayından çıkmış görünüyor artık geriye dönüp kontrol altına alınamaz!
Tam da bu olumsuz ve çığ gibi büyüyen olaylara rağmen niçin ürediğimizi düşünürken iyiliğin sessizce ilerleyişini sebep olarak gösterebileceğimi fark ettim! Her gün haberlerde cinayet, yolsuzluk ve buna benzer pek çok negatif konuyla dolup taşıyoruz oysa iyilik sessizdir, gürültü yapmaz, sadece iyidir! Öyle ki içindeyken bile fark edemeyebiliriz, bunu hatırlatmak isterim. Pek çok iyi hikaye var sadece biz duymuyoruz; salt olduğu bölgeyi değiştirip dönüştürüyor. İyi insanlar varlar buna da her gün tanık oluyorum çok şükür ki… aksi taktirde nefes almanın ne anlamı kalır?
O iyi insanlardan bir kaçıyla 2019 sonbaharından bu yana kesintisiz olarak ilgilendiğim ağır serebral palsi tanılı Emirhan Balat’ı 11 Aralık‘ta kaybettik. Son bir buçuk yılı İzmir Şehir Hastanesi ve Muğla Eğitim Araştırma Hastanesi çocuk yoğun bakımlara girip çıkarak geçti Emirhan’nın. Dergimizin ekim ayı sayısında ayrıntılarına geniş yer verdiğimden burada tekrar etmek istemiyorum.
10 Aralık akşamı annesi Müjde beni arayıp Emirhan’ı Milas Devlet Hastanesi aciline getirdiklerini söylediğinde arkadaşımla apar topar peşlerinden gittik. Acilde müdahale eden doktor yoğun bakım arayışına girmişti. Aile 112’den herhangi bir yoğun bakım sevki gelmesini bekliyordu. Yoğun bakımlar adı gibi “yoğun”du! Ne yazık ki sabaha karşı yoğun bakıma sevk edilemeden nefesi durmuş. Ben de Muğla yoğun bakımda bir yer var mı diye arayış içindeydim… birkaç yere telefon ettik fakat öğlene kadar ailesinden haber alamayınca ben aradım ve acı haberi öğrendim. Emirhan sabaha karşı vefat etmiş cenazesi hastaneden mezarlığa defnedilmiş.. “çocukcağızın çilesi sona erdi,” oldu ilk aklıma gelen cümle. “Bu dünyada bulamadığı huzuru gittiği yerde huzur bulsun…”
Yazmak için kırkının çıkmasını bekledim. İlk an‘daki yoğun duygular dağılsın, neler hissettiğimi daha net anlayayım… içimdeki hezeyan dinsin, biraz daha sakin ve dingin bir zihinle kurayım cümlelerimi.
“Senden sonra eşyalarını ihtiyaç sahiplerine dağıttık Emirhan… pansuman malzemelerini Beçin’de ayaklarında yara olan bir abiye verdik, havalı yatağını Çandır‘da 90’ında bir neneye… üçüzler var en küçükleri Ali. Onun için ortopedik ayakkabı yaptırıyorum, depremzede bir aileyi yeni evine taşıdık Cumhuriyet Mahallesi’nde bir kızımız, Kıyıkışlacık‘ta başka bir baba-oğul var ve nicesi … nasıl senin yanında durduysam onların da yanında olmaya çalışıyorum. Henüz kışın ortasındayız, çiçekler açmıyor fakat kaçınılmaz olarak bahar da gelecek! Muhtemelen geçen baharda olduğu gibi evin arkasını gelincikler kaplar ve papatyalar… kediler yavrular… sular kesiliyor bu ara -sık sık- maalesef! Temizlik işlerim yarım kalıyor!
Hayat akıp dönmeye devam edecek Emirhan, içinde biz olsak da olmasak da… sen melek oldun; doğduğun andan itibaren melektin zaten. Hayat bir sınav; ben senden geçtim mi, sana bir borcum kaldı mı, bilmiyorum. Eğer bir yanlışım olduysa affet beni! Yeterince anlayamadıysam acını, olması gerektiği gibi dokunamadıysam bağışla! Eşitin değilim. Çektiğin acıların yüzde birine bile katlanabilir miydim? Çektiğim acıları düşünüyorum, kıyaslamak ayıp olur… ve evet hiç günah işlemedin, hiç hata yapmadın, kimsenin ahını almadın, kimse için kötü bir şey düşünmedin, kavga etmedin, nefret etmedin, zarar vermedin… herkesi bağışla ve bitir bu dünyayla işini.
Şimdi ben bu satırları yazarken harikulade bir yerde neşe içinde kaygısızca koşturduğuna inanıyorum…
Kim bilir belki bir gün tekrar karşılaşırız… o zamana kadar elveda küçüğüm.”
Paylaş:
Benzer konularda diğer yazılarımıza göz atabilirsiniz.
Adres bilgisi
Adres Güneş mahallesi Kocatepe caddesi no 7/2 Milas/Muğla